Selin Sayek Böke ile hazırladığı manifestoyla gündeme oturan İlhan Cihaner’e ‘CHP’nin gerçek bir sol partisi olma ihtimali’nden tutuklu HDP’lilere, AKP’den Afrin’e, gündemi sorduk.


ARTI GERÇEK –
 İş yoğunluğu ve gerçekleşen parti kurultayı sebebiyle röportaj için bir araya gelemediğimiz İlhan Cihaner’le e-posta aracılığıyla söyleştik. Sıcak soruları kaçıracağınız, doğaçlama yapamayacağınız ve karşınızdakinin ifadesini göremeyeceğiniz için kişisel olarak mesafeli röportajları çok sevmiyorum. Fakat Sayın Cihaner sorularıma öyle cevaplar vermiş ki hem kendiliğinden ara sıcak soruları da cevaplandırmış hem de yazı üslubundan yüz ifadesini neredeyse görebiliyorsunuz. İşini titizlikle yapan her insan gibi soruları cevaplarken belli ki üzerinde düşünmüş, üstünkörü cevaplar vermemiş; bir soru dışında hiçbir soruyu atlamamış. CHP kurultaya giderken Selin Sayek Böke ile birlikte yayınladığı manifesto parti hakkında bazı umutlanmalara sebep oldu. Hal böyleyken tabii ki CHP’nin geleceğini ve manifestonun ne kadar gerçekleşebileceğini tartışmak kaçınılmaz oldu. Söyleşide sadece partiyi konuşmadık tabii; yerimiz yettiğince siyasetçilerin nobran tarzından dünyayı saran faşizm rüzgarına, Reza Zarrab’dan Afrin operasyonuna kadar her konuya girdik.

– Geçen haftalarda Selin Sayek Böke ile hazırladığınız manifestoda partinin net bir siyasi çizgi ve tavır geliştirmesinin gerekliliğini vurgulamıştınız. CHP neredeyse bir koalisyon partisi olarak görülüyor; sizin önerdiğiniz herhangi bir çizginin partinin önemli bir kısmının desteğini alacağını düşünüyor musunuz?

CHP nin “koalisyon partisi” olarak görünmesi ne kadar yaygın bilemiyorum. Kastınız partiyi besleyen az çok farklı “eğilimler” ve kadroların bulunması ise; bu durum – dar kadro partileri hariç- tüm partiler için geçerlidir. İşte AKP bir dönem sermaye, liberaller ve cemaatler koalisyonuydu; şimdilerde “Genişletilmiş Neo-MC” koalisyonunu kurdular. Hatta diyebiliriz ki CHP, iç bütünlüğünü krizlere ve çok uzun bir süre iktidardan uzak kalmasına rağmen sürdüren nadir partilerden. Sizin tespitinizi bir “defo” olarak ileri süren birçok parti, iktidardan gittiği an ortadan kayboldular. Bildiride özetlediğimiz politik çizgi ve yönetim anlayışımızın partimizin tamamının desteğini alabileceğini, genişleyebileceği maksimum sınırlara kadar götürebileceğine inanıyoruz. Hatta olası çözülme risklerini ortadan kaldıracağını düşünüyoruz.

– Bildirinizde, 2014 Cumhurbaşkanlığı seçimi, savaş teskereleri, dokunulmazlıklar, Yenikapı mitingi ve 16 Nisan referandumu ile ilgili parti tavırlarını eleştirmişsiniz. Sizin önerdiğiniz çizgi ve tavırlar benimsendiğinde, bu konularda ne tepki verilmeliydi?

Bildiride saydıklarımız sadece örneklerdi aslında. O nedenle önce önerdiğimiz yöntemi hatırlatayım: Türkiye için “muhafazakâr hassasiyetler”, “güvenlik”, “millilik”, “konjonktür” kaygılarıyla, sağ siyasetin değerleriyle değil, sosyal demokrasinin ilkeleri ışığında, sınıf temelli, emekten yana, kendi ideolojik çizgisi ve toplum talebi konusunda net bir sol siyaset çerçevesinde tepki verilmeliydi. 20014’de tabanımızı konsolide edecek ve toplumu kapsayacak şekilde kendi adayımızı göstermeliydik, savaş tezkerelerine cesaretle hayır demeliydik, sonuçları referandumu bile etkileyen dokunulmazlıklara hayır demeliydik, AKP’nin meşruiyete en çok ihtiyacı olduğu bir anda kötüye kullanacağı çok açık olan Yenikapı Mitingi’ne katılmamalıydık, 16 Nisan akşamı seçim güvenliği garanti edilmeden, bedeli ne olursa olsun eve dönmemeliydik.

– CHP’nin gerçek bir sol partisi olma ihtimali nedir?

CHP, programına göre ideolojisini 3 temel kaynaktan alır; Atatürk’ün aydınlanma devrimi, sosyal demokrasinin evrensel kuralları ve Türkiye’nin kültürel birikimi… Bunun yanına tam bağımsızlık, laiklik, barış ve emeğe yaptığı vurguyu eklediğinizde -en azından program olarak- ‘sol’ şemsiyesinin altındadır zaten. Sizin sorunuzun başına “gerçek” sözcüğünü eklemenizin nedeni sanırım öncelikle bu ilkelerle parti politikaları arasında açılan makastan kaynaklanıyor. Neyin ‘sol’ sayılacağına dair referansların değişmesi ve sosyal demokrasinin kapitalizm ve kimlik siyasetleri karşısında yetersiz kalması da etkili tabii ki. Çağrı metnimiz/manifestomuz tam da bu makası kapatmaya ve “gerçek” bir sol inşa etmek üzerine… Partinin dinamikleri ve ülke koşulları aslında çok elverişli buna. Siyasi örgütlenmeleri; genişleme olanağı bulunan kesimler, oy verenler/seçmenler, üyeler, kurultay, karar mekanizmaları ve genel başkan olarak bir piramit olarak düşünebiliriz. Ancak bu piramit şu anda sivri ucu üzerinde durmaya çalışıyor. Biz bu piramidi tabanı üzerine oturtmayı öneriyoruz.

– CHP son yıllarda verdiği kararlarla AKP’nin birçok konuda destekçisi durumuna düştü. MHP bu yüzden çok fazla tepki görürken, hatta MHP için ‘AKP’nin koltuk değneği’ vurgulaması yapılırken, iki muhalefet partisinin aynı duruma düşmesi hakkında ne diyorsunuz?

O kadar da değil! Destek iki unsuru içerir; bilinç ve objektif eylem. Yani yaptığınız işin rakibin işine yaraması ve bunu isteyerek yapmanız gerekir. Doğrudur, çok önemli bazı kararlar AKP’ye yaramıştır. Bunları yüksek sesle de eleştirdim hep. Bildirimizde de eleştirip alternatif öneriyoruz. Ancak MHP ile aynı kefeye konulması insafsızlık. MHP en azından söylemsel düzeyde çok sert bir muhalefet yürütüyorken, İYİ Parti olgusu ile önce muhalefet dozunu düşürdü giderek “aynılaştı”. Şimdilerde sanki konuşmalar aynı elden çıkmış gibi. Bu dış tehditle falan açıklanamaz. İşte seçim sistemlerini beraber kararlaştırıyorlar. İktidar partisi tarafından kadro ve ideoloji olarak “soğurulmuş” bir parti ile aynı duruma olamayız.

– CHP’nin AKP iktidara geldiğinden beri yaptığı en büyük yanlış nedir sizce? Bu yanlış partiye neler kaybettirdi?

Parti politikalarını sağın ve liberallerin değişken ezberlerine göre şekillendirmek, kendisini tarihsel bir kategori olan devletin/rejimin yerine koyarak davranması… Şimdilerde ise tarif ettiği olağanüstü duruma uygun refleks geliştirememesi sanırım. Özetle siyasetsizlik diyelim. Ne mi kaybettirdi? Karşı devrimin ve AKP elitlerinin ajandasının yürümesine engel olamadık.

– Şu an hapiste olan HDP milletvekilleri ve parti başkanları için ne düşünüyorsunuz? Parti ya da bireysel olarak kendinizi sorumlu hissediyor musunuz?

Legal bir siyasi partinin politikacılarının siyasi faaliyetlerinin kriminalleştirilmesi kabul edilemez. Varsa kişisel suç iddiası, getirirsin meclise, tartışılır karar verilir. Riski de karar veren alır. Şu an en çok savunanlar bile hangi eylemleri nedeniyle tutuklandıklarını söyleyemezler sanırım. Tehlikeli bir siyasi operasyona alet olduk. AKP siyasi riski bize yıkarak kendi işini bize yaptırdı. Parti olarak sorumluluğumuz açık. Daha doğrusu ‘Genel Merkez’in sorumluluğu açık. Bireysel olarak karşı görüşü savunmuş ve açıklamış birisi olmama rağmen engel olamadım, olamadık. Belki biz de radikal davranmalıydık. Çünkü bu karar referandumda ‘hayır’ı kaybettiren en önemli dinamiklerden birisi olduğu gibi başka semptomlarını da yaşayacağız diye kaygılıyım. Uzun bir terör ve şiddet döneminin ortadan kaldıramadığı “bir arada yaşama” iradesi umarım darbe almaz.

– Eğer geçmişe dönebilseydik dokunulmazlıkların kaldırılması hakkındaki kararınız halen aynı olur muydu? Sonuçta dokunulmazlık muhalefetin zırhı kabul edilir.

Hayır oyu kullandığım için tabii ki kararım aynı olurdu. Dediğim gibi belki partinin resmi kararını dönüştürmek için daha radikal davranırdım. Geleneksel olarak dokunulmazlığın kürsü ile sınırlandırılması gerektiğini düşünüyorum. Ancak bu hukuk devletinin az çok işlediği ve yargı bağımsızlığının olduğu bir ülkede söz konusudur. Eğer medya ve yargı iktidarın sopası olmuşsa dokunulmazlığın güçlendirilmesi bile düşünülmelidir.

– 2019 başkan adayınız hakkında ne düşünüyorsunuz? Sizce adil bir seçim olma ihtimali nedir?

Bu andan itibaren siyasetin ana başlıklarından birisi güvenli ve adil seçim olmalı. Bu mevzuat ve gidişatla mümkün görülmüyor. Bu kaygılar mutlaka giderilmeli. 2019 adayımız ülkemizin son 10 yıl içerisinde yaşadıklarından bağımsız olarak ele alınamaz. Henüz parti hukukunda nasıl belirleneceğine dair bir düzenleme de yapılmadı. Ama bizim şikayet ettiğimiz politik tercihler olursa ikinci bir hezimet olur. Bunu da ne partimiz ne de ülke kaldırabilir. Yeni bir çatı adayı hele hele –kamuoyunda yer yer dillendirildiği için söylüyorum- Abdullah Gül profilindeki bir alternatif kabul edilemez. Buna izin vermeyiz.

“DAHA 3 GÜN EVVEL BAŞKAN SEÇTİK, KRİZ ÇIKARMAYIN ŞİMDİ!”

– Milletvekilliğine aday adaylığı döneminde savcılık görevinizden istifa ettiniz. Kemal Kılıçdaroğlu aday listelerini açıklamadan önce Amerika’ya gitti ve döndüğünde açıkladığı aday listesinde sizin adınız yoktu. O arada delegeler, parti tabanı tepki gösterince bir şekilde listeye dahil edildiniz. En azından biz süreci basından böyle takip ettik. Partide sizin aday olmanızı istemeyen kişi veya kişiler mi vardı? Bu olay basına yansıdığı gibi, Kılıçdaroğlu önce listeye almadı ama tepkilere dayanamayıp tekrar aday gösterdi şeklinde mi oldu? Yoksa bütün bunlar dedikodu idi? Herkes bir şey söyledi ama sizce neden baştan aday gösterilmediniz? 

Aday gösterilmememde hangi etkenler belirleyici oldu kesin olarak bilemiyorum. Her istifa eden aday gösterilmeli diye de bakmıyorum ama çok objektif olarak söylüyorum, ukalalık olarak alınmasın lütfen; siyasi akıl aday gösterilmemi gerektirirdi sanırım. Zaten bu nedenle çok tepki de oldu. Ancak teorik olarak çıkarımda bulunabilirim. Öncelikle sıkışıklık, yer yok vs. gibi geleneksel gerekçelerin belirleyici olduğunu sanmıyorum. O dönem siyasete etki eden faktörler göz önünde bulundurulduğunda benim kişiliğimde somutlanan siyasi görüş ve algılar nedeniyle olmuştur. Ancak gene samimi olarak söylüyorum karşımdaki yapıların müdahalesiyle mi yoksa aday gösterilirsem bazı seçmenlerin tepki göstereceği şeklindeki anlayışla mı oldu bilemiyorum. Tahminim var. Ancak bu kadar keskin bir sonuca götürecek bir konuda tahminle hareket edilemez.

– Adalet yürüyüşünün ülke çapında kalıcı bir etkisi oldu mu gerçekten? Yoksa ileride sadece konuşulacak bir anı olarak mı kalacak? Mesela o yürüyüş Enis Berberoğlu’ndan evvel Selahattin Demirtaş hapse atıldığında yapılsaydı etkisi ne olurdu? Ya da bir etkisi olur muydu?

Ben yürüyüş sonrası “eğer bütünlüklü siyasi bir tutumun parçası haline gelmezse hoş bir anı, hatta iktidarın ders çıkardığı, muhalefetin gazını alan bir etkinliğe dönüşür” demiştim. Öncelikle parti içi iktidar açısından kalıcı etkisi oldu. Toplumsal muhalefet açısından ise toplamda olumlu diye bakıyorum. En azından doğru zamanlama ve liderlikle kitlelerin mobilize edilebildiğini, az olmadığımızı gördük. Demirtaş sonrası yürüyüş olsaydı ne olurdu kestirmek zor. Tüm hukuksuzlukların yürüyüşü beslediğini söyleyebiliriz.

– Özellikle son 5 seçimi yenilgi olarak gören kesim CHP’nin küllerinden doğması gerektiğine inanıyor. Parti içinde bu durum değerlendiriliyor mu yoksa herkes alıştı mı bu müzmin kaybetme durumuna? Neden bu konuda bir adım atılmıyor; mesela kadronun gençleştirilmesi, daha iyi ve ciddi bir şekilde organize olunması ya da başkanın değişmesi gibi?

Alışmadık, alışmayacağız. Değerlendiriyoruz ve bir adım attık: “Gelecek İçin” bir manifesto yayınladık ve çağrı yaptık. Bu manifesto oldukça ilgi gördü ve tartışıldı. Biz ana hatları orada tarif edilen siyasetin takipçisi olacağız. Hafta sonu yapılan kurultayda bu çağrıyı yapan beş milletvekilimizden üçü parti meclisine girdi. Devamı gelecektir. Genç ve kadın ağırlığının arttırılması ve yönetim sorunlarını da tartışıyoruz. Genel Başkan değişiminin dinamikleri değişiktir. Daha 3 gün önce seçtik, kriz çıkarmayın şimdi!

– CHP’nin Kürt sorunu hakkında laf etmekten imtina etmesi hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu konuya çok duyarlı yaklaştığınızı görüyorum. Size göre CHP’nin Kürt sorunu hakkında duruşu nasıl olmalı?

Gene manifesto metninden aktarayım: “Kürt meselesinde, halkı, salt güvenlikçi baskı politikalarıyla terör arasına sıkıştırmayı reddeden, demokratik siyaset alanını genişleterek kalıcı toplumsal barışı sağlamakta kararlı sosyal demokrat bir çözüm çerçevesi ortaya konulmalı. Bu doğrultuda, Cumhuriyet devriminin temel ilkeleri ve sosyal demokrasinin evrensel değerleri olan; laiklik, özgürlük, demokrasi, eşitlik ve barış, kararlılıkla ve tavizsiz savunulmalı.”

Doğal olarak sürekli değişen köklü bir sorun için bu, ancak bir çerçeve olabilir. Şu tarihsel kavşakta, silahlı grupların Türkiye içerisinde silahlı eylemlere kalıcı olarak son vermeleri, terör ve şiddet sarmalındaki sorunun kalıcı ve demokratik çözümü için en uygun adım olacaktır. Bu, içeride terör sorunu üzerinden kurulan tahakkümü ortadan kaldırıp, siyaset alanını genişletecektir. Dışarıda ise emperyalizmin alanını daraltacaktır. 30-40 yıl öncenin ezberleriyle yol alamıyor ülkemiz.

– İYİ Parti hakkındaki düşüncelerinizi de merak ediyorum.

İlk çıkışındaki kısmi rüzgârı kaybolmuş görünüyor. Türkiye’deki ana akım siyasetlere dayanmadığı ve kapsayamadığı, yeni bir sözü olmadığı için halen yapılamayan MHP kongresinin devamı gibi görünüyor. Oysa mevcut partilerin doğal tabanlarını kapsayamaması nedeniyle oluşan temsil krizini yakalayabilirlerdi. CHP tabanı tarafından “fonlanan” medyanın desteğine rağmen dar bir alana sıkışıyor gibi. İlk çıkıştaki ilginin en temel kaynağı özetle “merkezde bir parti kurulursa AKP oylarını böler, böylece AKP geriletilebilir” şeklindeki yanlış siyasi okumaydı. Ama bu gidişle çıkışını destekleyen aymazların oylarını azaltıp dolaylı olarak AKP’ye fayda sağlayacak. Büyümesi artık diğer aktörlerin hatalarına ve krizlerine bağlı hale gelmiştir.

– Peki, Kılıçdaroğlu’nun kendini yakan vatandaş için yaptığı ‘Sarayın önünde yaksaydı keşke’ açıklaması için ne diyorsunuz?

Ülkenin saraydan yönetildiğini ve sorumluluğun orada olduğunu vurgulamak için yanlış seçilmiş bir cümle diye düşünüyorum. Ama bu cümleyi eleştiren iktidar mensuplarının bir insanın kendisini yaktığı gerçeğinin üstünü örtüp, bu yanlış anlatımın üzerinde tepinmeleri mide bulandırıcıdır.

– Ümit Kocasakal ve onun adaylığı hakkında ne düşünüyorsunuz?

Sayın Kocasakal direngen bir hukukçu. Özellikle kurgu davalarda cesaretle hukukun yanında durdu. Keşke kurultayda adaylaşabilseydi; en azından konuşma yapabilseydi… Siyasi görüşleri ve bunun CHP’de ne kadar karşılık bulabileceğine dair iddialı yorumlar yapmak için daha erken.

“TÜRKİYE’DE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ YOKTUR”

– Afrin operasyonu yüzünden ülke adeta ikiye bölünmüş durumda. Yüzlerce kişi savaşa hayır dediği için ya gözaltına alındı ya hapse atıldı. Gazetecilerin ve gazetelerin durumu ortada. Ülkemizdeki ifade özgürlüğü hakkındaki düşünceleriniz nedir? 

Yaşadığımız karanlıktan en çok payını alan özgürlük, ifade özgürlüğü oldu. Oysa AKP elitleri ve destekçileri en çok bu konuda övünüyorlardı. Detaylı ve teknik değerlendirmelere gerek yok; Türkiye’de ifade özgürlüğü yoktur! Temel görevi bu ve benzer özgürlüklerin korunması olan yargı ifade özgürlüğünün ortadan kaldırılmasının sopası ve hukuk kılıfı haline gelmiştir. İfade özgürlüğünün olmaması bir yana artık ifade etme zorunluluğu diyebileceğimiz daha tehlikeli bir forma dönüşmüş durumda. Artık susmak bile yetmiyor! İfade özgürlüğü sarayın duvarları içerisine hapsedilmiştir. Oradan gelecek bir işaret belirliyor her şeyi.

– Savaşa karşı olmak gerçekten bir suç teşkil eder mi? Yoksa zamana ve coğrafyaya göre değişkenlik mi gösterir? 

Ceza hukukunun temel ilkesi suç ve cezaların kanuniliğidir. Yani bir eylemin suç olabilmesi için yasada açıkça tanımlanmış ve yaptırıma bağlanmış olması gerekir. Bizim mevzuatımızda bile böyle bir suç yok. Hukukun iyi kötü işlediği hiçbir ülkede bildiğim kadarıyla böyle bir suç yok. Şu ya da bu savaşı haklı ya da haksız bulabilirsiniz. Bu ancak eleştiri konusu olabilir. Aşağılama, şiddet çağrısı, hakaret olmadıkça savaşa karşı olmak, hele hele barışı savunmak suç oluşturmaz. Sanırım barışı savunanlara karşı yürütülen bu adli linç, 12 Eylül’ün ve Fetullahçıların yargı dönemi gibi utançla anılacak.

– Siz bu savaşı destekliyor musunuz?

Öncelikle hiçbir kimse hiçbir savaşı destekleyemez, desteklememeli. Savaş gözyaşı ve yıkım demektir. Emperyalizmin, egemenlerin, terör baronları ve silah tüccarlarının çıkar çatışmalarını, hezeyanlarını yoksulların canları üzerinden sürdürmeleridir. Eğer işgale karşı verilen bağımsızlık savaşı, meşru müdafaa gibi kaçınılmaz koşullar yoksa savaşı savunan ya psikopattır ya da mali siyasi çıkar gözeten bir despottur. Uluslararası hukuk “haklı savaş” teorisini bile terk etmiştir. ABD emperyalizmin saldırganlığını meşrulaştırmak için kullandığı “önleyici savaş” doktrininin yarattığı yıkım da ortada. Bu söylediklerim soyut savaş savunusuna ilişkin.

– Peki, Afrin operasyonu hakkındaki görüşlerinizi alabilir miyim?

Afrin’e gelince; tek bir askerimizin ve sivilin daha burnu kanamadan çatışma ortamının sona ermesini diliyorum. Hatırlayalım; iktidar ABD’den izin aldı, Rusya’dan izin aldı, hatta rejimle görüştü ve önceden duyurduğu müdahaleyi başlattı. Ama çocuklarını oraya gönderecek olan halkın siyasi temsilcilerini bilgilendirmedi. Yaşanan güvenlik riski nedir? Bu müdahale riski ortadan kaldırıyor mu? Sonrası ne olacak? Rejime karşı savaşan ayrı bayrağı olan bu gruplar sonra ne olacak? Rusya iznini kaldırınca ne olacak? Rejim IŞİD tehdidini tamamen ortadan kaldırınca kendi topraklarındaki bu silahlı gruplarla anlaşırsa ne olacak? Bunlar ve benzeri sorular orta yerde duruyorken nasıl desteklenebilir? İşte operasyon başladıktan sonra Reyhanlı’ya füze yağmaya başladı; en son 17 yaşında bir kızımız yaşamını yitirdi. Şimdi bu soruları sormaya yeltenene hain damgası vuruyorlar. Bir de hadsizce benzetmeler yaparak işgale karşı verilen kurtuluş savaşı ile emperyalist vekalet savaşının kirli bir aktörünü mukayese ediyorlar. Ben bu müdahalenin Türkiye’nin ulusal çıkarlarına ve bölge barışına tehdit oluşturduğunu, iddialarının aksine emperyalizme hizmet ettiğine inanıyorum. Ayrıca bu operasyonun iç politikada tüm özgürlükleri boğmak için kullanılması, muhalefeti düşmanlaştırmak ve “Neo-MC” yi tahkim etmek için kullanılması da ülke barışına tehdit oluşturuyor. Bir an önce anti-emperyalist temelde barışçıl, müzakereci bir çözüm perspektifine dönülmesi gerek.

– Bu operasyonda savunma sanayi kurumlarının geliştirdiği silahlar büyük ses getirdi; “Yerli ve milli”lik bir çılgınlığa dönüştü. Suriye’de Aselsan’ın da ürettiği silahlar kullanılıyor. Bu kurumları yakından takip ediyorsunuz, üstelik Aselsan’da kısa da olsa bir iş tecrübeniz de var; bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Öncelikle AKP elitleri “yerli ve milli” kavramını milleti bölmek için ve farklı düşünenleri kendi arkasına sıralanmaya zorlamak için kullanıyor. Üstelik çok da “oynak” kullanıyor. Dikkat ederseniz emperyalizmle pazarlık ve gerilim anlarında ve MHP’yi “kafalamak” istediği anlarda yerli ve milli oluyorlar, uzlaştıklarında ise BOP eşbaşkanı! O nedenle bu yaygaraya teslim olmamak gerek. Biz yerliyi de iyi biliriz milliyi de.  Hem de taa 6’ncı Filo’dan bu yana… Aslında bilim ve teknoloji alanında nerede ise orta çağı savunuyorken, savaş teknolojileri ile övünmek ilginç bir durum. Neydi o? “Dik dur eğilme hacamatçılar seninle!”

Tüm alanlarda olduğu gibi askeri teknoloji alanında AKP döneminde ciddi gerileme yaşandı. TÜBİTAK, ASELSAN ve HAVELSAN gibi teknoloji üreten kurumlar önce ‘Fetullahçılara ve kurgu davalara sonra da kadrolaşmaya kurban edildi. O nedenle üretilen silahların ne kadarı yerli bilemiyorum. Esasen yazılımıyla donanımıyla, tüm üretim sürecini kontrol edemediğiniz teknoloji yerli olamaz. Zaten genel teknolojide nal toplarken ölüm ve yıkım üreten silahlarla övünmek şizofrenik bir durum olsa gerek. Ortadoğu gibi bir coğrafyada askeri güç kuşkusuz ihmal edilemez. Ama savaşsız bir dünya idealine hala inanıyorum.

– Yerli ve milli teknoloji için bir Kore modelinden söz ediliyor; izolasyona yol açan politikalar ve paranoya sonunda yanlış Kore’yi örnek almış olabilir miyiz? 

Çinli sanıp Koreli de dövmüşlerdi, ne çekti bu Koreliler! Yok karıştırmamışlar, savaş teknolojisi söz konusu ise tam da kastettikleri Kore. İzolasyon ve paranoya konusunda zaten elimize su dökemezler. Nerede ise tüm sınırlarını çepeçevre duvarla ören ilk ülke olacağız sanırım.

– Sizce iktidar seçimlerden evvel OHAL’i sonlandırır mı? Afrin operasyonunu sonlandırır mı?

Anayasal bir kurum olarak ilan edilen OHAL’i kastediyorsanız, kaldırıp bir de ‘bakın OHAL’i kaldırdık ne kadar demokratız’ diye propagandasını yapacaklarını düşünüyorum. Oysa zaten kalıcı OHAL rejimine geçildi. Afrin operasyonunu dış tehditten daha çok seçim kampanyası ve Neo-MC’yi tahkim etmek için kullandıkları için net bir başarı algısı olmadan bırakacaklarını sanmıyorum. Sahada olacaklar belirleyecektir ama ben bu fırsatın emperyalizm tarafından saraya sunulacağını düşünüyorum. Seçimlere ABD ve Rusya’ya diz çöktürmüş, PYD’yi pataklamış Gazi Reis ve Gazi Başbuğ olarak girdiklerini düşünsenize! Ne fiyakalı olur! Rusya’nın hava harekâtına izin vermemesi bu operasyonu imkânsız kılar. Rejim ve Rusya, IŞİD sonrası yapacakları iç güvenlik harekatını ÖSO ve Mehmetçiğe yaptırıyor. Neo-MC oylarını arttırıyor! ABD Kürtlerden ordu kuruyor. Herkes kazanıyor, kaybeden yoksul halk çocukları.

DÜNYAYI SARAN FAŞİZM DALGASI, JİTEM, FETÖ, REZA ZARRAB, ÇOCUK İSTİSMARLARI, HAYVANLARA EZİYET VE DAHA NELER NELER…

– Dünyayı bir faşizm dalgası sarmış durumda; Amerika’nın Trump’ı seçmesiyle bu durum daha da ivme kazandı. Bu sizce geçici bir dönem mi yoksa bu dalga ileride daha da sertleşir mi?

Geçici olduğunu düşünüyorum. Trump’ların karşısında Sanders’ler, Corbyn’ler de yükseliyor. ‘21’inci Yüzyılın Sosyalizmi’ tartışılıyor. Eğer meczup liderlerin radikal müdahaleleri olmazsa yalan çağı uzun sürmez diye düşünüyorum. Tabii uzundan kastım insanlık tarihine göre…

– Böyle bir zamanda, yani 21’inci yüzyılda, geçmişteki tüm örneklere rağmen faşizmin ve totaliter rejimin yeniden hortlamasının sebebi ne olabilir sizce?

Ekonomik model. Genelde kapitalizmin, özelde küreselleşme veya neo-liberalizm dediğimiz modelin altında saçaklanan üretim, tüketim, iletişim, medya, siyaset, güvenlik seti hortlattı bu lider ve ideolojileri.

– Bu siyasi dile de yansıdı galiba; mesela şu son 6-7 yıldır, -özellikle Gezi’den sonra- siyasetçilerin ve bürokratların kullandığı dilde, diplomasi iletişiminde bir sertlik ve üslup bozukluğu hakim oldu. Mesela ‘Vurduk mu oturturuz’, ‘sen mi susturursun ben mi susturayım?’, ‘ulan’ ya da ‘bu ülkeyi ona buna yedirtmeyiz gibi’ söylemler gerçekten karşılık buluyor mu sizce? Bu tip üsluplar politik bir kazanım için özellikle mi kullanılıyor sizce?

Ben bu tarzın karşılık bulduğunu sanmıyorum. Seçmen tercihleri ve iktidar ilişkileri bu kadar basite indirgenemez. Öyle olsaydı bir analiz yapılırdı. Eski kulağı kesiklerden iki hitabet dersi, gelsin iktidar! Böyle düşünüldüğü için bir sürü Erdoğan ve Bahçeli karikatürü çıktı ortaya! Unutmayalım ki ülkemizde politik dili ve tarzı nerede ise akademik olan Ecevit umut olmuştu. Sağda da böyle isimler vardır.

– JİTEM hakkında ilk dava açmış savcı olarak sonradan açılmış olan davaları hiç takip ettiniz mi? Bu adamların hepsi nasıl beraat ettirildi sizce? HDP cephesi bunu “Ergenekon ve AKP’nin uzlaşması” olarak okuyor. Siz ne yorum yapacaksınız bu konuda?

Beraatla sonuçlanmasının temel gerekçesi bu davalar AKP/Fetullah koalisyonunun komplo davalar havuzuna dahil edilmeleri nedeniyle oldu. Sırf siyasi gündemlerine hizmet etsin diye yalancı gizli tanıklar, delilsiz davalar, vs. kullanıldı. Adil ve etkin bir soruşturma ve yargılama süreci işletilmedi. Zaten yargılamaya ne gerek vardı ki! Devlet bağırsaklarını temizliyordu! AKP/ Cemaat koalisyonu sona erince bu kez cezasızlık pratiği devreye girdi; zaman aşımları, geri çekilen ifadeler, ‘devlet için yaptım, konuşurum haaa!’ falan. Yüzlerce faili meçhul var ve failleri ortada yok. Bu beraat sürecini Ergenekon’la uzlaşma olarak okumak gerçeği ıskalamak ve failleri gözden kaçırmaya yol açabilir. AKP/Fetullahçıların bize faili meçhullerin sorumlusu Ergenekon diye işaret ettiği kişilerin birçoğu suçsuz, tam tersi siyasi düşüncede, ya da en fazla tetikçi konumunda insanlardı. Ben daha çok “AKP’nin devletleşmesi/devletin AKP’leşmesi” olarak okuyorum bu beraatları.

– Cemaat yapılanmasının gerçek boyutlarını ve amaçlarını eski bir savcı olarak siz ne zaman fark etmiştiniz? Zekeriya Öz’den bir daha haber alınır mı mesela?

Sosyolojik olarak tüm yurttaşlarımız gibi dershanelerin yaygınlaşması sürecinde dikkatimi çekmişti. Ama cumhuriyet savcısı olarak tüm kriminal boyutunu ve amaçlarını Erzincan’da fark edip soruşturma açtım. Kadrolaşma, sınav soruları, CIA lehine casusluk, kara para aklama, kanun dışı dinleme, tuzak kurma gibi suçları soruşturmaya başladım. Üstelik safiyane bir şekilde Adalet Bakanlığı’nı uyardım, MİT’ten bilgi istedim. Ancak özel olarak AKP’nin, genel olarak da ülkemizin bu travmanın derinliğini anladığını sanmıyorum. Kuşakları ilgilendirecek bir sorun. Sırf adli ve mali araçlarla çözülemez. Üstelik onu bile ellerine yüzlerine bulaştırıyorlar. Aktörler değiştiğinde barışırlar da! İşte o dönemki hukuki aymazlığın bir benzeri şimdi yaşanıyor. Ekonomik örgütlenmesi ve kadrolaşması çok benzeyen birçok yapılanma gene tüm kılcallara yerleşiyor hatta yerleştiriliyor. Zekeriya Öz önünde sonunda yargı önüne çıkar.

– Reza Zarrab olayına girmek istiyorum. Başka bir ülkenin mahkemesinde bir Türkiye vatandaşı aleyhinde kesin kanıtlar sunulduğunda, bu kanıtları suç delili olarak görerek suç duyurusu yapmak bizim yargımızda kimin görevidir? İsmi geçen kişi ve kişiler hakkında bir birim tarafından suç duyurusu yapılması gerekmez miydi? Bu bir savcılık görevi ve sorumluluğu değil midir?

Bizim yargılama hukukumuzda yargı yetkimize giren bir suçla ilgili önceden beraat ya da takipsizlik verilse bile yeni delil ortaya çıkarsa savcılık kendiliğinden harekete geçip soruşturmayı canlandırmak zorundadır. Suç duyurusuna bile gerek yok! Gazetede okuması, TV’de izlemesi yeter. Ama ben tam da bu konuda, 2016 mayıs ayında İran’daki Zencani davasının mahkumiyetle sonuçlanmasının ve Zarrab’ın yakalanmasının yeni delil olarak ele alınıp soruşturmanın yeniden açılması gerektiğini söyleyerek İstanbul Başsavcılığı’na başvurdum. Ancak hukuka aykırı olarak işleme konulmadı. Yani savcılık görevini yerine getirmedi. Bu ihmal de tüm ülkeye utanç ve muhtemelen milyarlarca dolar cezaya mal olacak.

– Birleşik Haziran Hareketi kurulalı 3,5 yıl oldu. Kurucularından biri olarak bugüne kadar yaptığınız çalışmaların sonucundan memnun musunuz? Bugüne kadar neler başarıldı?

Bir hareket için çok elverişli, öte yandan çok sorunlu bir dönemde kuruldu Haziran. Artarda gelen seçimler, katliamlar, darbe girişimi, krizler, referandum, vs. özellikle referandum ve laiklik savunusunda büyük iş başardığını düşünüyorum. Önümüzdeki günlerde bu sorularınız Haziran içinde de tartışılacak.

Kaynak;Artı gerçek..

Şinasi KARACA<saskara-sinasi@hotmail.com