SON DAKİKA
Administrator
Administrator
» Diğer Yazıları
Takip Et!
20 Şubat 2018

DÜNYANIN EN UZUN KİLİMİNİ DOKUYAN ABDULLA AKAR

Facebook'ta Paylaş
Twitter
B R K
DÜNYANIN EN UZUN KİLİMİNİ DOKUYAN ABDULLA AKAR

BölgeselKültür & Sanat - 20 Şubat 2018 9:57

 

 

saskarahaber

Esareti Cesaretle def edeniz. Yerelden Ulusala Özgür Haber Sitesi. Herkesin değil, doğrunun sesiyiz.

Hatay Muhabirimiz Sebahat Çelik’in Özel haberi; Tarihi ve kültürel zenginliğiyle adından sıkça bahsedilen Hatay ilimizin  dokumacılık zenginliğinden  biri olan ve Dünyanın en uzun kilim dokumacılığını yapan Abdullah Akar’ın haberi…

Abdullah Akar, 75 günde 75 metre uzunluğunda kilim dokuyup,kendisine ait olan ‘Dünyanın En Uzun Kilimi’ rekorunu ikiye katlayanve Günde sadece 18 saat çalışan Akar, kilime Habib-i Neccar adını veren 45 günde 35 metre uzunluğunda dokuduğu kilimle ‘Guinness Rekorlar Kitabı’na adını yazdıran Abdullah Akar… 75 günde, 75 metre uzunluğunda, 80 santimetre genişliğinde dünyanın en ince ve uzun kilimini dokuyan Hataylı Kilim ustası Abdullah Akar, Hatay’da el işi kilim, aba ve ipek şal yapan ustaların sonuncusu olan Abdullah Akar mesleğini zor şartlar altında devam ettirmeye çalışırken bir yandanda baba mesleği olan tarihin gölgesinde kalan kilim dokumacılığına elleriyle hayat vermekte olduğunu görüyoruz…

Yünün dövülmesiyle elde edilen kalın ve kaba kumaştan yapılan yakasız, kısa kollu uzun bir üstlük olan, geçmişi oldukça eskilere dayanan “aba işlemeciliği ve kilim dokumacılığı” Hatay’da bu işi yapan son usta olan Abdullah Akar tarafından yaşatılmaya çalışılıyor. 3 nesildir ailece devam ettirdikleri mesleğin Hatay’daki son temsilcisi olan Abdullah Akar tüm zorluklara karşın kilim dokumacılığını devam ettiriyor. İlmek İlmek Dokunan Sanat Yok Oluyor Motifleriyle, renkleriyle, desenleriyle her biri ayrı bir anlam taşıyan, birçok özelliği içinde barındıran aba ve kilimler daha çok turistlerin ilgisini çekiyor. El işi bir abayı yapmak için öncelikle ipi özel bir işlemden geçiren Abdullah Usta, daha sonra 3 nesildir kullanılan atölyesinin başında mesleğine devam etmekte. Büyük bir emek ve sabır isteyen dokuma işlemine başlayan Abdullah usta, yavaş yavaş ipleri dokurken aynı zamanda çeşitli renkteki ipliklerle desenler de veriyor. Bir abayı yapabilmek için aralıksız 3 gün çalışması gerektiğini belirten Akar, ortalama bir kilim için de en az 2 gün çalıştığını söylerken İlmek İlmek Dokunan Sanat Yok Oluyor sözlerini ekledi… Aslında Günümüzde Türkiye’nin hemen her yerinde az çok görülebilen dokumacılık, bazı bölgelerimizde daha belirgin bir durum arz eder. Çağdaş Türk el dokumalarında kulanılan hammaddelerin başlıcası yündür. Sonra sırasıyla kıl, tiftik, az miktarda kenevir ve ipek gelmektedir. Bunlardan yün, kıl, tiftik, keten ve kenevir genellikle elde eğirilerek iplik haline getirilmektedir. Bu nedenle, bu liflerle yapılan dokumaların hemen tamamı yüzde yüz el işidir. Pamuk ve ipeğin iplik haline getirilmesi ise pek az yerde el ile olmaktadır. Ve bu dokumaya hayat veren alınterinin nekadar değerli olduğunu bizlere anlatan Abdulla Akar mesleğinde başarıya ulaşmış Antakyamızın nacizane kilim dokuma esnaflarından birisi olmaktan onur duyduğunu belirtmiştir…

YENİ PROJELERE KAPILARINI AÇMAYA HAZIRLANAN ABDULLA AKAR

Proje kapsamındaki hedefler ileriki günlerde siz saygı değer Kent Hayat dergimizde okuyucularımıza tanıtımı verilecektir.. Türkiye’mizde geleneksel el sanatlarımız içerisinde önemli bir yer tutan dokumacılıkta özellikle de kilim dokumada baba mesligini sürdüren Ülkemizin unutulmaya yüz tutmuş kilim dokuma ve el sanatları ustalığının Medeniyetler şehri Hatay Antakyamızın ustası Abdulla Akar beyefendinin bir dünya markası olduğunu belirtmekten onur duyarım.. Dokumacılığın Asya’da M.Ö 2400 yıllarında başladığı konuşulurken, Kilim, insanlığın çok eski çağlarından beri dokunan dokuma türlerinden biri olarak kabul edilmektedir. Araştırmalardan şu sonuç ortaya çıkmıştır; insanlar oturdukları mekânların tabanlarını ve duvarlarını kapatmak, örtmek ve yer döşeme örtüsü olarak kullanmak amacı ile yünleri özel bir şekilde dokuyarak dokumalar ortaya çıkarmışlardır. Elde edilen yün iplerle ve ipliklerle dokumalar elde etmişledir. Bugünkü yapıldığı anlamda bir dokuma elde etmek ise bir hayli zaman almıştır. Bizim kilimlerimiz yani türk kilimleri sanatsal değeri olan elde dokunan yumuşak ve ince yani narin el sanatlarıdırlar. Atalarımızın halk sanatına önem verilmesi tek temennimizdir… Kilime neden Habib Neccar adı verilmişti Aslında yazıyı okurken dikkatinizi çekmiştir İsterseniz okuyalım 7’den 70’e, eksiğiyle fazlasıyla hemen herkesin dilindedir hikâyesi. Antakyalıların genel olarak bildiği şekliyle aktaracak olursak hikâye şöyle Habib-i Neccar, Anadolu’da kurulmuş olan ilk cami olarak bilinir. Caminin sınırları içinde ziyaretgâhı bulunan ve camiye ismini veren zâta Yasin Suresi’nde yer verildiğine inanılıyor; bu sebeple Müslüman camianın gözünde bu camii diğer camilerden farklı bir yerde. Hz. İsa’nın peygamberliği döneminde halkı putperest olan Antakya’nın tevhid dinini tebliğ için vazifelendirilen elçileri Yahya, Yunus ve Şem-un Sefa’nın (ki yabancı metinlerde bu isimler Yuhanna, Pavlus ve Petrus (Batrus) olarak geçer) kabirleri bulunduğu için de Hristiyanlar tarafından önemseniyor bu cami. Farklı dinlerin, dillerin, ırkların, mezheplerin kardeş olduğu bu şehirde Habib-i Neccar Camii hoşgörünün, kardeşliğin merkezi, şehrin gözbebeği ile anılmaktadır.. Hatay’a gidenlere mutlaka Kurtuluş Caddesi ile Kemalpaşa Caddesi kavşağındaki Habib-i Neccar Camii’ni ziyaret etmeleri tavsiye ediliyor. Çünkü bu caminin hem Hıristiyanlar hem de Müslümanlar için önemli bir anlamı var. Cami, özellikle şehri ziyarete gelen Hıristiyanların uğrak mekânlarından biri olmuş. Hıristiyanlar için önemli, çünkü bir Müslüman ibadethanesinin avlusunda Hz. İsa’nın havarileri Yahya, Yunus ve Şem’un-ı Sefa’ya (bu isimler yabancı kaynaklarda sırasıyla Yuhanna, Pavlos ve Petrus olarak geçiyor) ait olduğu rivayet edilen kabirler var. Müslümanlar için önemi ise bu mekanın Anadolu’da yapılan ilk cami olması ve Habib-i Neccar’ın hikayesinin Yasin sûresinde anlatılması. Hatta tarihî kaynaklarda İslamiyet’in Anadolu topraklarına buradan yayıldığı anlatılıyor. İsa Peygamber döneminde yaşamış bir Allah dostunun adını taşıması da Habib-i Neccar Camii’ne farklı bir özellik kazandırıyor. Kaynaklarda belirtildiğine göre Habib-i Neccar, marangozlukla uğraşan kendi halinde sıradan bir Antakyalı (Neccar Arapçada marangoz demek). Hazreti İsa’ının elçileri Yahya ve Yunus şehre gelmeden önce kazancının yarısını fakir fukaraya veren, diğer yarısını çocuk çocuğuna harcayan, Allah’ın has kullarından biri. Yasin sûresinin 20. ayetinde “… o sırada şehrin öbür ucundan bir adama koşarak geldi…” diye bahsedilen kişinin Habib-i Neccar olduğu ve Yasin’in 13-32 ayetleri arasında anlatılan sonu kanla biten olayın Habib, Yahya, Yunus ve Şem’un-ı Sefa arasında geçtiğine inanılıyor. ‘İnanılıyor’ diyoruz, çünkü Elmalılı Hamdi Yazır’ın Hak Dini Kur’an Dili adlı meşhur tefsiri ve Diyanet İşleri Başkanlığı’nca yayımlanan Kur’an Yolu adlı tefsir, bu konuda ihtiyatlı bir dil kullanarak birbirinden farklı yorumlarda bulunuyor. Habibi-i Neccar’ın ve camiinin Antakya’da anlatılan hikâyesi ise şöyle: Habib-i Neccar ve İsa Peygamber’in elçileri Habib-i Neccar Camii, ismini, caminin avlusunda kabri bulunan bir zattan alıyor. İsa Peygamber döneminde gönderilen elçilere iman eden ve inancından dolayı şehit edilen Habib-i Neccar, cüzam hastası bir oğlu olduğu için şehrin doğusundaki dağda bir mağarada ikamet etmektedir. Hazreti İsa’nın gönderdiği elçiler, Yahya ile Yunus şehre dağ tarafından girer ve ilk olarak Habib-i Neccar ile karşılaşırlar. Habib-i Neccar, yabancılara kim olduklarını sorar. “İsa Peygamber’in havarileriyiz” cevabını alınca onlardan bir delil ister. Onlar da “Biz hastalara şifa veririz.” derler. Marangoz Habib, havarileri oğlunun yanına götürür. Elçiler, Allah’a dua eder, sırtını sıvazlarlar ve çocuk, Allah’ın izni, elçilerin eliyle şifa bulup ayağa kalkar. Bu olay karşısında Habib-i Neccar, havarilere tereddütsüz iman eder. Tek bir Yaratan olduğunu anlatmak için şehre inen elçilerin sözüne kimse itibar etmez. Ancak çeşitli hastalıklara şifa verdikleri şehirde de duyulur ve halk etraflarında toplanmaya başlar. Bunu duyan şehrin kralı elçileri sorgusuz sualsiz zindana attırır. Hz. İsa, havarilerinden uzun süre haber gelmeyince üçüncü elçi Şem’un-ı Sefa’yı Antakya’ya gönderir. Şem’un-ı Sefa, ilk iki elçi gibi kimliğini açığa vermez, saraya kadar girmeyi başarır. Kralın güvenini kazanınca önceki elçilerden bahseder. “Kralım bu yabancılar çeşitli hastalıklara şifa verdiklerini iddia ediyorlar. Bunları bir imtihan edelim.” der. Kral da onu kırmaz, zindandaki elçileri huzuruna getirtir. Şem’un-ı Sefa, arkadaşlarına sorar: ‘Siz kimsiniz, nereden gelip nereye gidiyorsunuz?’ Onlar da İsa Peygamber’in elçisi olduklarını söylerler. ‘Madem sizi bir peygamber gönderdi, elinizde bir delil olması lazım.’ der. Onlar da amaların gözlerini açabildiklerini, ölüleri dirilttiklerini söylerler. Yeni ölmüş bir ceset önlerine getirilir. Yahya ve Yunus açıktan, Şem’un-ı Sefa içinden dua eder ve ölü dirilir. “Ey Antakya halkı eğer siz de öldükten sonra benim gördüklerimi görmek istemiyorsanız, çok zor durumdayken beni kurtaran bu üç kişiye tabi olun.” diye halkı uyaran kişi, eliyle üç elçiyi işaret edince Şem’un-ı Sefa’nın da kimliği açığa çıkar. Kral hayretle sorar: “Şem’un sen de mi bunlardansın?” Çok zeki olan üçüncü elçi, soruya soruyla cevap verir: “Kralım bu yabancılar çok olağanüstü bir hal gösterdiler, sen de taptığın putlarına söyle, daha üstün hünerler göstersinler. Yoksa bunlar seni halkın önünde mağlup ediyorlar.” Kral köşeye sıkışınca itiraf eder: “Şem’un senden gizlim saklım yok. Bizim taptığımız putların böyle güçleri yok. Yemez, içmez, konuşmazlar.” Bunun üzerine Şem’un kralı ikna eder ve kralın iman ettiği rivayet edilir. Ancak inancını halka açıklamaz. Halk da iman etmemekte direnir. Büyü yapıldığını söyleyip elçileri linç etmeye kalkarlar. Bu sırada Habib-i Neccar koşarak şehre gelir ve “Ey kavmim, bu elçilere uyun. Sizden hiçbir ücret istemeyen o kimselere tabi olun, onlar doğru yoldadırlar” der. (Yasin Sûresi’nin 20-22 ayetlerinde geçen bu sözleri Habip Neccar’ın söylediğine inanılıyor.) Ama halk hem havarileri hem de Habib-i Neccar’ı taşlayarak şehit eder… Habib-i Neccar’a öldükten sonra cennetteki makamı gösterilir. Bunun üzerine “Keşke Rabb’imin beni bağışladığını ve güzel biçimde ağırlananlardan eylediğini kavmim bilseydi.” der. (Yasin 26-27) Bu olaydan sonra Antakya halkı helak olur. Yasin’in 28-30. ayetlerindeki ‘Ondan sonra onun kavmi üzerine gökten bir ordu indirmedik, indirmeyiz de. Cezaları korkunç bir sesten ibaretti; sönüp gidiverdiler…” ifadesinin bu felaketi anlattığı rivayet ediliyor. Aradan uzun bir zaman geçtikten sonra Antakya’da yeni bir yerleşim yeri kurulur ve Hz. Ömer’in hilafeti döneminde 636 yılında İslam ordusu şehri fetheder.

Mezarların yeri tespit edilir, onların ve fethin anısına cami ve türbeler yapılır. Habib-i Neccar Camii, Türkiye sınırları içerisinde ilk yapılan cami olarak biliniyor. 969’a kadar cami olarak kullanılan bina şehir Hıristiyanlar eline geçince kiliseye çevrilir. Süleyman Şah döneminde 1084 yılında şehri tekrar Müslümanlar ve bina yeniden cami olur. 1096 Haçlı Seferleri’nde yine kilise olur, en son 1268’de Memluk sultanı kiliseyi camiye çevirir ve o tarihten bugüne kadar cami olarak kalır. Ancak Hatay birinci derece deprem bölgesi olduğundan 1853’teki büyük depremde öndeki yapı tamamen yıkılmış. Şu andaki haliyle 1857 yılında inşa edilmiş. İsa Peygamber’in havarilerinin burada olması, Hıristiyanlarca kutsal kabul edilmesi, Anadolu’da ilk yapılan cami olması nedeniyle Habib-i Neccar Camii, Antakya’da sembollerinden biri olarak kabul ediliyor. Birgün yolunuz buradan geçerse Tarih kokan Antakyamızda sizleri ağırlamaktan onur duyarız….. Saygılarımla Sebahat ÇELİK…

Rss

Okuyucu Yorumları

Toplam 0 yorum yapıldı.

İlginizi çekebilecek diğer haberler

“100 SORUDA ALEVİLİK”Bölüm(27)  SORU 98: Aleviler’e Neden Kızılbaş Derler? CEVAP: Aleviler İslamiyetiSünni İslama inananlara göre farklı savunduğu için, örneğin; yaşamlarında kadın-erkek ayrımı yapmadığı için, kadını ikinci sınıf insan kabul etmediği için, dini tutucu ...
“100 SORUDA ALEVİLİK”Bölüm(26) SORU 93: MumSöndürmek Nedir? Aleviler Mum Söndü Yapar mı? CEVAP: Mum söndürmek kavramı, Aleviler’in anne, bacı tanımaksızın cinsel ilişkiye girdiklerini ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. Ne yazıkki bazı ...
“100 SORUDA ALEVİLİK”Bölüm(25)  SORU 90: Aleviler, İslam AdınaYapılan Terör EylemlerineNasıl Bakıyor? CEVAP: İslam adına terör yapmanın tarihi ne yazık ki; ABD’deki İkiz Kuleler’e ve İstanbul’da iki sinagog ve İngiltere Konsolosluğu ile HSCB Bank’ın ...
"KIRKLAR MECLİSİ MASAL MI ?" Sünni Ve Şii Teologların Yaklaşımları Bağlamında Alevi İnancındaki Kırklar Meclisi Ve Cemine İlişkin Bir Yorum Kırklar Meclisi ve Cemi, Alevi teolojisinin en temel ögelerinden biridir. Bu konuda ...
“100 SORUDA ALEVİLİK”Bölüm(24)       SORU 88: Milli Eğitim Bakanlığı Bünyesinde Okullarda Verilecek Alevilik DersleriNasıl Olmalı? CEVAP: Hükümet, yine bir süredir AİHM kararı ile birlikte okullarda ALEVİLİĞİN de ders olarak okutulacağını açıkladı. Bu gelişme daha ...
“100 SORUDA ALEVİLİK”Bölüm(23)  SORU 85: Aleviler, AvrupaBirliğiKonusunda Ne Düşünüyor? CEVAP: “Osmanlı İmparatorluğu, Batı’ya karşı elde ettiğimiz başarılardan çok gururlanarak kendisini Avrupa uluslarına bağlayan bağları kestiği gün, düşüşe başlamıştır. Bu bir hataydı. Bunu tekrar ...
Yorumlar
Duyurular
Güncel haber yayıncılığına yeni yayın döneminde daha güçlü bir yapı ile İnternet Gazeteciliği ilkelerine uygun; tarafsız, özgün ve özgür site olarak kamuoyunun beğenisine sunulmuştur.

Copyright © 2013. Tüm Hakları saklıdır.

Yandex.Metrica

Saskara Haber

Esareti Cesaretle def edeniz. Yerelden Ulusala Özgür Haber Sitesi. Herkesin değil, doğrunun sesiyiz.